Sermaye stratejileri ve işçi sınıfı hareketinde yeni eğilimler

İşçi sınıfı bir önceki dönemde olduğu gibi “bütçe olanakları” çerçevesinde bir yaşama rıza göstermeyecek ve laik Cumhuriyete sosyal cumhuriyet karakteri kazandıracak bir aktör olacaksa, işçi sınıfının birleşik hareketini asli kurucu irade olarak örgütlemek durumundadır


21 Haziran 2026’da gerçekleşen “15-16 Haziran Direnişi ve işçi sınıfı hareketinin güncel doğrultusu” başlıklı panel-forum etkinliğinde benim payıma “sermayenin güncel stratejilerini” odağına alan bir konuşma yapmak düştü. 

İşçi sınıfı hareketinin yeni eğilim ve yönelimlerini çözümlemek için kapitalist sermaye birikim rejimini ve sermaye fraksiyonları arasındaki çatışma ve ittifak dinamiklerini kavramak önceliklidir, zira tarihsel olarak işçi sınıfı, sermaye hareketlerinin etkilerini izleyen bir davranış kalıbına sahiptir. 

İşçi sınıfı sosyalizmi akımının tarihsel önemi tam da bu noktayla ilgilidir; buna göre işçi sınıfı, sermaye hareketlerinin sonuçlarını yaşayan refleksif bir isyancı ya da rızacı pozisyondan çıkarak yönetici olabilecek bir sınıftır. Köleci dönemden günümüze mülk sahibi olmayan onca toplumsallık var olmuştur, lakin bunların içinde sadece işçi sınıfı yönetici sınıf olabilme kapasitesine sahiptir. Kapitalist kolektif üretimin kolektif eyleyicisi olan işçi sınıfının; mülkiyet, güç ve bölüşüm ilişkilerini de kolektif temelde örgütleyecek olması, insanlığın eşitlik ve özgürlük arzusunun da bir gereğidir.

Yukardaki naif “proletarya diktatörlüğü” anlatısında vurguyu “mülk sahibi olmayan sınıfların yönetici sınıf olması” hususuna yapıyor olmam nedensiz değildir. Tarihte ilk kez 1848 Devrimleri ile “mülk sahibi olmayanların da yönetici olacakları” somut bir gerçeklik haline gelmiştir. İşçi sınıfının bu tarihsel kazanımı, izleyen yıllarda sosyalist ve liberal varyasyonları ile vücut bularak insanlığın ortak değerine dönüşmüştür. İşte bugün insanlığın ortak değeri haline gelmiş olan işçi sınıfının bu tarihsel kazanımı, sermayenin belli bir fraksiyonunun birikim stratejisi gereği doğrudan hedef tahtasına yatırılmış durumdadır. Sözü edilen fraksiyon, bilgi teknolojilerine dayalı üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sermaye fraksiyonudur. Silikon Vadisinden dolar milyarderi listesinin tepesine yerleşen erkekler -ki onlara Silikon Vadisi Göbelleri (Silicon valley boys) diyebiliriz- ilk bakışta fantastik denebilecek bir dünya tasavvuru peşindeler. 

Aşağıdaki 11 maddelik metin, ABD menşeli olup jenerik teknolojilere, robot ve yapay zekaya hükmeden sermaye fraksiyonunun stratejik yönelimleri hakkındadır. 

1) Dünya Bankası içinde yaşadığımız zamanı “çoklu-krizler” dönemi olarak adlandırdı ve bu tanım genel kabul görerek yaygın bir kullanıma sahip oldu. Çok sayıda krizi eşanlı yaşıyoruz; insani kriz, iklim krizi, iktisadi kriz, güvenlik krizi, toplumsal kriz vb, ancak bu adlandırma çok sayıdaki eşanlı krizin kendi iç hiyerarşisini anlamamıza olanak sağlamıyor. Oysa kapitalist birikiminin genişleyen yeniden üretiminin çok yönlü gerekleri “çoklu krizin” membaında yer alıyor. Toplumsal frenlerinden (sosyal haklar) kurtulan ve yalınlaşarak kendisi için devinen bir güç haline de gelen kapitalist birikimin gerekleri ya da ihtiyaçları ile insanı da içerek şekilde doğadaki canlı formlarının varlıklarını idame ettirme gerekleri ya da ihtiyaçları, uzlaşmaz karşıtlık içindedir.

2) Üretici güçlerin sıçramalı gelişimi ve gelişmişlik seviyesinin nesnel ve ussal olarak talep ettiği toplumsal üretim ilişkisi, özellikle yeni teknolojilere sahip küresel sermaye fraksiyonlarında Karanlık Aydınlanma (The Dark Enlightenment) adını verdikleri Yeni-Reaksiyonerlik olarak da tanımlanan faşist bir ideolojik zemin oluşturmakta, bu ideoloji özellikle Silikon Vadisi ve teknoloji milyarderleri arasında etkinliğini giderek arttırmakta, üstelik Trumpizm ve Project 2025 (MEGA) etkileşimi ile uygulama alanları bulmaktadır. Üretici güçlerin sıçramalı gelişimi ve gelişim potansiyeli, kuantumcu bilimsel bilgi ile teknolojinin bir sarmal gibi iç içe geçmesinin ürünüdür. Bilimsel bilgiyi ve bilgi teknolojilerini özel mülkiyet rejimine tabi kılmak maksadıyla “fikri mülkiyet hakları” başlığıyla gelişen ve Dünya Ticaret Örgütü ile genelleşen düzenlemeler mevcut olsa da Silikon Vadisi göbellerine sormazlar mı, “Einstein size mi çalıştı”? Bilim tarihi referanslarına başvurmadan kısaca belirtmek gerekirse, Descartes’ten günümüze modern bilimler, insanlığın ortak haznesine ait olup kamusal kullanıma açık olmak gibi iki ayırt edici özelliği ile muazzam bir meşruiyete sahip olmuştur. Bu nedenle bilgi teknolojilerinin özel mülkiyetine yaslanan devasa servetlerin toplumsal meşruiyeti son derece zayıftır. Tam da bu nedenle bilgi teknolojileri zenginlerinin içinden Robert Owenları anımsatır şekilde yeni nesil ütopik sosyalistler çıkabileceğini öngörmüştüm. Oysa bu iyimser öngörüyü, mülkü sorgulanan sermayenin kılıca sığındığı onca deneyimin bilgisiyle, faşizme de yönelebileceği saptaması ile tamamlamam gerekirdi. Bir-iki cılız sima dışında henüz “Silikon Vadisi göbelleri” arasından yeni nesil toplumcu ütopyacılar çıkmadı, ancak yeni nesil faşistler pıtrak gibi bitmeye devam etmektedirler.

3) Neoreaksiyonerlerin açıkça ilan ettiği amaç, özel mülkiyete dayalı kurumsal bir devlet/idari aygıt inşa etmektir; bu aygıt/devlet bir CEO-diktatör tarafından yönetilecektir; buna “CEO-Monark” adı verilmektedir. Silikon Vadisi'ndeki “CEO-Monark” bizim coğrafyaya geldiğinde “Hayırsever Monarşiye” dönüşebilmektedir. Görüldüğü gibi yeni nesil faşistlerin idari şemasında modern devletin ne sosyalist ne de liberal versiyonlarına yer vardır. Modern devlet, egemen bir entite olarak popula’nın yani halkın politik örgütlenmesi ya da kısaca politik toplumun bizzat kendisidir. Aydınlanma, Büyük Fransız Devrimi, 1848 İşçi Devrimleri gibi tarihsel adımlarla ortaya çıkan bu siyasal ve idari mimari; 1871 Paris Komünü ve 1917 Bolşevik Devrimi ile sosyalist formuna kavuşurken, kapitalist coğrafyada parlamenter demokrasilerle liberal formunu sürdürmüştür. Uzun neoliberal yıllar içinde kapitalist devletlerin “refah rejimleri” ya da “sosyal boyutları” geriletilmiş, sosyalist blok çözülmüş ve halk egemenliğinin temsil kanalları (parlamentolar) etkisizleştirilmiştir. Ortaya çıkan dehşetli yoksulluk karşısında ana akım entelektüeller “yeniden Keynesçilik”, “yeniden büyük toplumsal uzlaşma” vb. politika önerileri formüle ederken, jenerik teknolojilere hükmeden yeni yetme zenginler açık seçik şekilde tüm insanlığa layık gördükleri yönetsel aygıtı, adeta tekno-feodalizmin tanrı-kralını tanımlamaktalar. Mülk fetişizmleri öyle bir seviyededir ki, "sahibi olmayan her şey çürür — insanlar dahil" diyebilmektedirler.

4) Sermayenin gerici karakterini kavramak bakımından “Karanlık Aydınlanma” nosyonu üzerinde durmak gerekiyor. Oksimoron gibi duran bu kavramsallaştırmada üstü çizilen 18. yüzyıl Aydınlanmacılığın esasıdır: Egemenlik dünyevileşmiş, özgür irade sahibi olup kendi yazgısını belirleyecek olan kişinin, personanın ortaya çıkışı; bunun üzerine yükselen 19. yüzyılın büyük devrimci atılımları ile başlayıp faşizmin yenilgisiyle devam eden 20. yüzyıl… Medeni, siyasi ve sosyal haklara yaslanan yurttaşlık statüsü, kamu iktisadi teşebbüsleri… İşte uzun neoliberalizm yılları uluslararası işçi sınıfının bu tarihsel kazanımlarının tasfiyesi yıllardır; şimdi ise doğrudan küresel elitlerin / oligarşi de denebilir doğrudan ve dolaylı girişimleri ile neoliberalizmin tasfiye ettiği, çözdüğü toplumsallığı, sermayenin mutlak hakimiyeti altında kurumsallaştırma girişimlerinin ideolojisidir, Karanlık Aydınlanma; hala niye aydınlanma diye sorulduğunda da bilimin ve teknolojik bilginin yüceliğine inandıklarını söylemektedirler.

5) Küresel elite dahil olmayan büyük insanlık; özgür irade sahibi birey statüsünden, hukuki eşitlik vaaz eden yurttaşlık statüsünden, kendi gereksinimlerini şu ya da bu seviyede karşılamak suretiyle kendi rızasını talep eden demokrasilerden ve yasal-ussal modern devlet örgütlenmelerinden, dolayısıyla halk egemenliğine dayalı Cumhuriyetten mahrum kılınmakla karşı karşıyadır. Küresel oligarşinin yönetsel mimarisi, mülk sahibi olmayanların da yönetici sınıf olabildiği bir tarihsel deneyimi tümüyle sonlandırmak amacındadır. 

6) Kapitalizmin temel çelişkisi üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındadır. Üretimin teknolojik tabanının dijitalleşmesi, robotizasyon ve yapay zeka temelindeki dönüşümü ile kapitalist üretimin toplumsal niteliği yok olmuş değildir ve fakat emeğin kolektif aidiyet geliştirici geleneksel özellikleri önemli ölçüde tahrip edilmektedir. Girift alt-sözleşme ilişkileri ile üretim sürecinin mekânsal parçalanması uluslararası ölçekte gerçekleşmektedir. İstihdam biçimlerinin çeşitlenmesi, GİG ekonomisi, istihdam ile işsizliğin sarmal biçiminde iç içe geçerek işgücü piyasası deneyimi haline gelmesi, kapitalist mal ve hizmet üretiminin toplumsal niteliğinin karakterini değiştirmiştir. 

7) İşçi sınıfı, istihdam olanaklarını, istihdamda güvenceyi, kolektif iradesinin temsili örgütlerini (sendikaları) ve onların pazarlık güçlerini kaybetmektedir; istihdam edilmekle yedek sanayi ordusuna yazılmak iç içe geçmiş bir işgücü piyasası deneyimi haline gelmiştir. Bu olgunun politik iması önemsenmelidir; sermayenin emek süreci örgütlenmesine uygun geleneksel nüfus ve işgücü piyasası politikası; çekirdek işgücü, çevre işgücü ve onu sarmalayan geniş bir yedek sanayi ordusu havuzunu oluşturmak ve süreğenleştirmek şeklinde idi. Oysa emek verimliliğini olağanüstü düzeyde artıran jenerik teknolojiler ile güvencesizleşen istihdamın bir aradaki gelişimi, mülksüz yığınları yedek sanayi ordusu erleri konumuna değil, “yeni nesil atık-nüfus” konumuna sürüklemektedir. İstihdam edildiğinde kapitalist işletme gereklerine tabi saf meta, maliyet kalemi, bildiğin maraba, istihdam dışına düştüğünde ise potansiyel atık-nüfus üyesi. 

8) Sermayenin bu tasarım ve girişimi bize proleterleşmiş bir dünyada 21. yüzyıl toplumsal devrimlerinin muhtevası konusunda da bir fikir vermektedir. İşçi sınıfının bütünsel çıkarları, sadece kuramsal bir tespit ve siyasi bir iddia olarak değil, nesnel bir hakikat olarak insanlığın ortak çıkarı haline gelmiş durumdadır. Emek-sermaye çelişkisi, sermayenin birikim gerekleri ile insanlığın demokratik kazanımlarının, evrenselleşmiş haklarının ve tüm yaşam formlarının idamesinin gerekleri arasındaki çelişki olarak gerçekleşmektedir. Sözü edilen gerçekleşmenin herbir coğrafyadaki tezahürü üzerinde, o coğrafyanın toplumsal tarihi ve mevcut koşulları etkide bulunmaktadır.

9) Kapitalist üretimin toplumsal niteliği üzerine yükselen kolektif temsiliyetler, örgütlü kapitalizm evresinde kurumsallaşmışlardır; örgütlü kapitalizm evresine has kanallarla işçi sınıfını temsil etmenin günümüzdeki çaresiz çabalarını izlemekteyiz. İyi niyetli sendikacıları kastediyorum, işçiyi salt ücretli konumu ile kavramak ve toplu pazarlık masasında ücret mücadelesine girişmek, çaresiz çabaların başında gelmektedir. Tabii ki biz ücretliler ücretlerimizin artmasını talep ediyoruz, zira “nakit bağı ile bağlanmışız hayata”; tıpkı o şarkıda olduğu gibi “koparmayın, koparmayın bir daha”... Ancak asıl problem gündelik yaşamın ücret gelirine bu kadar bağımlı hale gelmiş olması değil midir? Cebimize girecek ücretten bağımsız olarak insanca yaşayacağımız bir hayat mümkün değil midir? Bu olmadığı müddetçe toplumsal eşitsizliklerin geriletilmesi nasıl mümkün olabilir?

10) Komünist Manifestoda yazan ve izleyen cümlesini -proleteryanın vatanı yoktur- ezbere bildiğimiz ama kendisini pek önemsemediğimiz o tespitin zamanlarındayız. İşçi sınıfı kendisini ulus statüsünde örgütlemelidir, ama asla burjuva anlamda değil. Nedir modern ulus; dışa karşı bağımsız içerde egemen politik toplumun kendisidir. Bunun için işçi sınıfının sadece ücretli değil aynı zamanda üretici özelliğinin de kavrandığı örgüt formlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Üretici özellik, işçilik ve işsizlik anlarının tamamını sarmalayan kolektif bir temsil olanağı sunacaktır. 

11) Türkiye bugün bildiğimiz Cumhuriyet rejiminin fiili olarak yıkıldığı, hükümet sistemi, siyasal rejimi, hakikat rejimi ve uluslararası kapitalizmle eklemlenme kanalları bakımından yeni arayışların kavgasının yaşandığı bir ülkedir. Bu kavgayı Cumhuriyetin yeniden kuruluş kavgası olarak da görebiliriz. İşçi sınıfı bir önceki dönemde olduğu gibi “bütçe olanakları” çerçevesinde bir yaşama rıza göstermeyecek ve laik Cumhuriyete sosyal cumhuriyet karakteri kazandıracak bir aktör olacaksa, işçi sınıfının birleşik hareketini asli kurucu irade olarak örgütlemek durumundadır. Teşekkür ederim. (METİN ÖZUĞURLU - “İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasından - SENDİKA.ORG)

Blogger tarafından desteklenmektedir.