“Seyirci demokrasisinin” sonu
Figüran skandalı, parti değiştiren siyasetçiler, belediye başkanları… Baskı arttıkça muhalif kesimi pasifize eden simülasyon çöktü; seyirci demokrasisinin dahi sonu yaklaştı. Değişim için yeni bir siyaset artık bir tercih değil, zorunluluk. Gerçek arınma, yerle bir olan esnaf-siyasetçi modelini ayakta tutmaya çalışmak yerine, figüran olarak konumlandırılan kesimleri siyasetin öznesi yapmakla mümkün
“İlk konuştuğum kadın bir ev kadınıydı, çalışmıyordu. Oğlunun matematik öğretmeni olduğunu, ama ataması yapılmayan bir öğretmen olduğunu söyledi. Eşi emekliymiş ve evlerini geçindirmek için böyle bir iş gelmiş… Onun da ilk figüranlık deneyimiymiş.
BirGün muhabiri Ebru Çelik, butlan CHP’sinin toplantısına götürülen figüranlarla yaptığı konuşmadaki ayrıntıyı BirGün TV yayınında böyle aktardı. Çelik, ses getiren haberinde, günlük 950 liraya parti toplantısında figüranlık için çağırılanları şöyle anlatıyordu: “… haberde, figüran olarak gelen tüm kişilerin Kılıçdaroğlu'yla bir ilgisi olmadığını; kiminin emekli, kiminin işsiz, kiminin ise atanmayan sınıf ya da matematik öğretmeni olduğunu öğrendim”.
Haber yayımlanmadan önce etkinliğin videoları sosyal medyada yayılmıştı. Salona adeta doktor, oyuncu ve yazar Ercan Kesal’ın kısa siyaset denemesindeki gözlemlerini aktardığı “Nasipse Adayız” filminin kara mizahı sinmişti. Gürsel Tekin, elinde mikrofon iş bilmezlikle suçladığı ekibi fırçalıyor; Kılıçdaroğlu’nun önüne dizilen kalabalığa takılacak rozetler gecikiyor; salondaki zoraki katılım manzarasıyla tezat bir coşku ve desibel ile birazdan gülümsemesini yüzüne geçirip sahneye sızacak Kılıçdaroğlu tanıtılıyordu: “Türkiye’nin gururu, dürüst lider, İstanbul’a bayram yaptıraaan…”
Kameralara sunulan sahnede hüzünlü performans sürerken, siyasetin öznesi olması gereken yurttaşlar, ucuz işgücü, görsel-işitsel dolgu malzemesi, alkış ve slogan makinesi olarak salondaydı. “Tıpış tıpış” oy vermeye giden kitle artık yoksa da detay çekimde kadrajı dolduracak bir kalabalık kiralanabiliyordu (ya da ajans sahibinin iddia ettiği gibi gönlünden kopunca figüranlar salona yığılabiliyordu). İroni sertti: İnsanları 950 lira günlük yevmiyeye mecbur bırakan sistemle mücadele iddiasıyla siyaset yaptığını söyleyenler, sistemin mağdurlarını fon yapmış, nutuk atıyordu.
Objektifleri sadece kürsüye dönük zabıt kâtibi medya mensupları ya da kulis bilgisi kovalamaktan sokağa çıkmayı unutan gazetecilere kalsa, haber değeri kendinden menkul bu temsil bir şekilde sahnelenip bitecekti. Oysa gazeteci Ebru Çelik mesleğin temeli olan muhabirliği devreye sokup perde arkasına geçti, haberiyle “kayyım çıplak” deyince figüran demokrasisi de fâş oldu.
Seyirci demokrasisinin figüranları
Siyaset felsefecisi Bernard Manin, “Temsili Yönetimin İlkeleri” kitabında “seyirci demokrasisi” (audience democracy) kavramını ortaya atmıştı. Ağırlıklı olarak Batı demokrasilerini mercek altına alan Manin, parlamenter ve parti demokrasilerinden sonra yeni bir aşamaya geçildiğini savunuyordu. Bu yeni aşamada, parti aidiyeti zayıflayan ve “yüzergezer” hale gelen seçmenlerin sahnede sergilenen siyasetçi performanslarına odaklanan bir "seyirci kitlesi" haline geldiğini söylüyordu.
Manin, bu iddialı önermesinde iletişim teknolojilerinin yarattığı toplumsal dönüşüme rol biçiyordu. Oysa bu dönüşümde siyasi kimlikleri üreten maddi, sınıf temelli siyaset altyapısının neoliberal yeniden yapılanma altında çözülmesi ve kimlik temelli dar bir alana sıkışması da etkiliydi.
Artık siyaset, toplumsal grupları, çıkarları ve ideolojileri temsil eden partiler arasındaki müzakere ya da rekabetten çok belirli liderlerin kamuoyuna pazarlanması etrafında şekilleniyordu (bunun cüret dolu ancak başarısız bir örneği olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun potansiyel Cumhurbaşkanı olarak pazarlanmaya çalışılması anılabilir).
Seyirci demokrasisi seçmeni siyasetin merkezinden uzaklaştırarak onu pasif bir takipçi haline getiriyordu. Siyasi katılım, sistem partilerinin meşruiyet devşirmek veya liderlik otoritesini pekiştirmek için kullandığı profesyonel ve kontrollü bir sürecin parçasıydı.
Batı merkezci sosyal bilim literatürü Türkiye’nin özgünlüklerini açıklamakta her zaman yeterli olmayabiliyor. Geçmişten gelen farkların yanı sıra son dönemde yaşanan hızlı otoriterleşmeyle birlikte birçok referans eksik ya da yetersiz kalabiliyor. Belirli bir toplumsal rızaya dayanan seyirci demokrasisi bile rafa kalkabiliyor. Seçmenler bilet dahi almadıkları bir oyunu izlemeye mecbur bırakılabiliyorlar. Yüzde 25’lik oy oranı üzerinde salınan, “seyirci demokrasisinin” başat aktörlerinden Kılıçdaroğlu ve esnaf siyasetçilerin “figüran demokrasisindeki” rollere hızlı geçişi, siyaset bilimi literatürü için de zengin bir analiz malzemesi.
Gerçek "arınma": Sancılı ama güzel
Butlancılar belli ki, kıymeti kendinden menkul bir iletişim stratejistinin aklıyla, eski usul bir kampanyacı mantıkla ilerliyor ve süreç “arınma” sloganıyla ambalajlanmaya çalışılıyor. Bu sloganın payandası ise ağırlıkla gizli tanık ifadelerine dayanan iddialar. Oysa bugün çoğu AKP’li, (eski) CHP’li – Yeni Parti’li, Dem’li, MHP’li ya da “yüzer gezer” seçmen yaşananların farkında. İktidarla hizalananlar müstehzi, muhalefette konumlananlar endişeli ve öfkeli ifadeyle izliyor bu temsili. Toplumun “rızası” ya da kabulü kampanyacılıkla değil, arka arkaya gelen gözaltı dalgaları, tutuklama kararlarıyla sağlanmaya çalışılıyor.
Baskıcı rejimlerde seçimler toplumun belli kesimlerinden işbirliği devşirmek, muhalifleri sistem içine çekerek büyük çaplı toplumsal olay riskini azaltmak, bölünen muhalefete karşı sandıkta güç gösterisi yaparak toplumu kontrol altında tutmak için bir “stratejik kalkan” olarak görülür. Ancak herkesin bu seçimlere katılmasına izin verilmez. Sistemden pay almakla yetinen, muhalefeti dozunu bu payın pazarlığına göre ayarlayan, içeride rıza, dışarıda meşruiyet için kullanılan bir muhalefet tasarlanır. Bir yere kadar eleştiri serbesttir, yeter ki düzeni tehdit edecek bir kitle mobilizasyonu olmasın.
Türkiye siyasetinde son dönemde rüzgâr o kadar sert esiyor ki, yere sağlam basmayanlar oradan oraya sürükleniyor. Ancak tam da bu süreçte sancılı ama faydalı bir arınma yaşanıyor: “majestelerinin muhalefeti” olmayı kabul edenler, “seyirci demokrasisinin” köhnemiş aktörleri, partiler arası raks eden, güce tamah eden kariyer siyasetçileri utanç yoklamasında “ben de buradayım!” diyorlar.
Bu fırtına ayakta kalmayı başaranları ise yepyeni ve zorunlu bir yöne itiyor; burada hayatta kalmanın koşulu, figüran olmaktan yılmış halkın desteğini almanın ötesinde, onları yeni bir kuruluşun başat aktörleri olarak siyasete dahil etmek.
Siyasi reytingden özgürleştirmek
“Seyirci demokrasisinin” başrol oyuncuları arasında çok sayıda gazeteci, iletişimci, kamuoyu araştırmacısı da var. Bernard Manin, bir gösteri gibi kurgulanan siyaset sahnesinde, partinin üyeleri ve görevlilerinin yerine adeta yeni bir seçkinler sınıfı olarak medyatik isimlerin geçtiğini söylüyordu. Tartışma, siyasetin platformlarından ekranlara kaymaya başladıkça, burada yorumcu ya da moderatör konumundaki gazeteciler “forumun bekçisi” olarak siyaseti aktaran konumundan, siyaseti yönlendiren, hatta yer yer belirleyen konumuna geliyorlar.
Medyanın kendilerine bahşettiği iktidara yaslanarak, siyaset profesyonelleri ve kitleleri yönlendirmeye soyunan birçok kamuoyu araştırmacısı da siyasetin manipüle edilebilir sayılara indirgenmesinde devreye giriyor. Gazeteci Kadri Gürsel, geçen hafta katıldığı bir programda böyle bir kamuoyu araştırmacısının kritik strateji önerilerinde bulunduktan sonra bizzat nasıl siyasi çarkın dişlilerinden biri olduğunu hatırlatmış ve şöyle demişti: “…siyasetin iletişimcilere, gazetecilere terk edilmemesi gerektiği, profesyonellere terk edilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Bu engeli nasıl aşar bilemiyorum; Yeni Parti, umarım aşmayı becerir ve kendi organik entelektüellerine bu konuda görev verir”.
“Seyirci demokrasisinin” dahi baskılandığı yeni dönemde, eski profesyonel kodlarla siyaset yapmanın, yurttaşları figüran olarak konumlandırmanın demokrasiyi getirmeyeceği ortada. Artık sadece yeni şeyler söylemek değil, yeni bir örgütlenme modeli de gerekiyor. Halkın azımsanmayacak kesimi bu yaratıcı dönüşüme hazır gözüküyor. Soru kurumsal ana akım siyasetten gelenlerin buna ayak uydurup uyduramayacağı. Gerçek arınma yeni bir siyaset alanı da açıyor. Yeter ki bu fırsat değerlendirilebilsin. (CAN ERTUNA - BİRGÜN)
