Rojava deneyimi kimi haklı çıkardı, Lenin’i mi Bookchin’i mi? - Fred Weston ile röportaj

"Öcalan’ın geliştirdiği fikirler aracılığıyla dolaylı olarak ifade edilen anarşizmin teorik zayıflığı, Rojava devriminin başarısızlığının tam merkezinde yer almaktadır. Burada teorik bir hata vardır. Şimdi pek çok insan şöyle diyor: Siz teoriden bahsediyorsunuz, bize pratik siyaset lazım. İşte burada, teoride temel bir hata yaparsanız pratikte nasıl ciddi hatalar yapacağınızı görüyoruz. Ve burada olan da budur"


Çevirmenin notu:

Rojava’daki son savaşın ve büyük geriye çekilişin ardından yalnızca Türkiyeli devrimciler değil dünyanın farklı yerlerindeki sosyalistler de Rojava’nın durumunu anlamaya ve Kürt hareketinin yaşadığı bu ağır deneyimden teorik - politik sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.

Bu kapsamda arayışlarını derinleştiren ve kendisini Troçkist olarak tanımlayan “In Defence Of Marxism” dergisi, Temmuz sayısını Rojava deneyimini ve yenilgi olarak tanımlanan son savaş sürecini analiz etmeye ayırdı. Bu sayıda derginin bilindik isimlerinden olan Fred Wetson’un imzasıyla “Rojava Devrimi Neden Yenildi?” isimli bir makale yayımlandı. Yine aynı başlıkla gerçekleştirilen bir söyleşi meraklıları için Youtube’a yüklenmiş bulunuyor.

Bahsedilen makale, dijital ortamda henüz paylaşılmadı. Ancak In Defence Of Marxism sitesi, Fred Wetson ile aynı makalenin kısa bir özeti sayılabilecek başka bir röportaj gerçekleştirdi ve yayımladı.

Bu röportajın çevirisine geçmeden önce okuyucu için birkaç eleştirel noktanın altını çizmek gerekiyor. Fred Wetson, röportajında Ortadoğu'ya ve Rojava devrimine samimi ama katı bir teorik prizmadan bakıyor. Bu mesafe, Türkiyeli ve Ortadoğulu devrimcilerin yakından tanıdığı politik canlılığı, karmaşıklığı, iç içe geçen çelişkileri ve somut mücadele dinamiklerini anlamayı kimi zaman güçleştiren bir bakış açısı yaratıyor.

Oysa hiçbir devrim yalnızca teorik bir soyutlama üzerinden anlaşılamaz; bir devrimin politik sorunlarını, doğrularını ve yanlışlarını yalnızca önceden kurulmuş teorik kategoriler üzerinden değerlendirmek, o devrimin özgün tarihsel ve politik gerçekliğini gözden kaçırma tehlikesini taşır.

Dünya devrimlerinin tarihi de bize bunun sayısız örneğini sunuyor. Gramsci'nin işaret ettiği gibi, kimi devrimler mevcut teorik şemaların öngördüğü biçimlerde değil, adeta “Kapital'e karşı devrim” olarak gerçekleşmiştir. Rojava devrimini yalnızca klasik Marksist devrim kategorileri üzerinden değerlendirmek de benzer bir sınırlılık yaratabilir.

Birazdan okuyacağınız röportajda Fred Wetson, Rojava devriminin asli öznesi olan Kürt hareketine, kendisinin zaten üstlenmediği bir politik misyonu —komünist, proleter ya da klasik anlamda Marksist bir devrimci özne olma misyonunu— yükleme ve ardından bu özneyi söz konusu ölçütlere göre yargılama sonucuna girişmiş bulunuyor. Dolayısıyla eleştirinin bir bölümünün bu varsayım üzerinden derinleştirilmesinin çok fazla açıklayıcı olmadığı kanaatindeyim.

Bununla birlikte, röportajın önemli ve kıymetli bir yanı olduğunu da teslim etmek gerekir. Nihayetinde ortada gerçek, somut ve yaşanmış bir devrimci deneyim bulunmaktadır. Dünya Marksistlerinin ve devrimcilerinin bu deneyimden ders çıkarması, kendi teorilerini yaşanmış bir tarihsel gerçeklik içerisinde sınaması ve gerektiğinde teorik-politik yenilenme arayışına girmesi önemlidir.

Rojava deneyimi üzerine bu türden her ciddi çaba, eksikleri ve sınırları ne olursa olsun değerlidir.


Röportajın bir başka önemli boyutu ise Rojava devriminin tarihsel gelişimini ve özellikle yaşanan ağır “yenilgi” sürecini Marksist-Leninist teorinin devlet, devrim ve iktidar perspektifinden okumaya çalışmasıdır. Devletin niteliği, iktidar sorunu, devlet aygıtının parçalanması, anarşizm ve komünizm arasındaki ayrımların pratikte ne tür sonuçlar doğurduğu; devrimlerin yaşayabileceği ikili iktidar ve denge durumlarının geçiciliği; burjuva devletin hem kavramsal hem de pratik olarak nasıl işlediği gibi başlıklarda röportajın önemli hatırlatmaları bulunmaktadır. Üstelik bunların bir bölümü, Rojava ve Suriye'de yaşanan somut gelişmeler tarafından da sınanmış ve doğrulanmıştır.

Bu nedenle röportajı yalnızca doğru ya da yanlış olarak tanımlanabilecek politik tezler üzerinden okumamak gerekir. Röportajın hem önemli sınırlılıkları hem de dikkate değer açılımları olan ikili karakterini göz önünde bulundurmak, okuyucuyu daha sağlıklı bir değerlendirmeye götürecektir. Bazı teorik çerçevelerin Rojava deneyiminin özgün politik gerçekliğini daraltma riski taşıdığı açıktır; ancak aynı çerçeveler, deneyimin ortaya çıkardığı kimi sorunların üzerine yeniden düşünmek ve bazı soruların yanıtlarına ulaşmak bakımından önemli kapılar da aralayabilir. Röportajın asıl değeri, Rojava devrimine ilişkin bütün sorulara yanıt vermesinde değil; yaşanmış bir devrimci deneyimin ortaya çıkardığı sorunlar üzerine yeniden ve daha ciddi biçimde düşünmemize vesile olmasındadır.

In Defence of Marxism dergisinin Fred Weston ile gerçekleştirdiği "Rojava: devrim neden yenildi?" başlıklı röportajın tamamı şöyle:

Makalenin başında, Kürt halkının özellikle İngiliz emperyalizmi tarafından uğradığı birçok ihanetin kısa bir tarihçesini veriyorsunuz. İngiliz İmparatorluğu Kürtlere tam olarak nasıl ihanet etti?

İngiliz emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluğu'nu yenip parçaladıktan sonra bölgeyle ilgilenmeye başladı. Kürtler işin içindeydi çünkü İngilizlerin, tüm halkları ihtiyaç duyduklarında kullanıp işleri bittiğinde terk ettikleri gibi kullandıkları etnik ve ulusal bir gruptu.

Temelde Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kürtlere kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebileceklerinin sözünü verdiler. Bunun amacı Kürtleri Osmanlılara karşı kullanmaktı. Savaş bittiğinde, Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde ve Türkiye kurulduğunda, İngilizler çark edip onlara ihanet etti. Türkiye ile bağımsız bir Kürdistan'ın yer almadığı bir anlaşma yaptılar.

Nitekim Kürtlerin toprakları parçalandı: Bir kısmı Türkiye'nin parçası oldu, geri kalanı ise emperyalistler tarafından yeni kurulan ülkelere —Suriye, Irak vb.— pay edildi. İngiliz emperyalizmi Irak üzerinde bir manda yönetimi elde etmişti ve asıl çıkarları petrolü ele geçirmekti. Kürtler bir huzursuzluk kaynağı haline geldiğinde, bir noktada onları bombaladılar bile.

İngiliz emperyalizmi işte böyle davrandı. Bu, emperyalizmin tipik tutumudur. Çıkarlarına uygun olduğunda bir halkın şampiyonu gibi görünürler; çıkarlarını elde eder etmez de onları terk ederler.

Rojava devriminin kendisine dair anlatımınız oldukça ilham verici; özellikle kadınların kitleler halinde harekete geçmesi ve adeta Sovyetleri andıran konseylerin kurulması. Devrimci bir durumun tohumlarının geliştiğini gerçekten görebiliyorsunuz. Bu süreç nasıl meydana geldi?

Bunu bir bağlama oturtmanız gerekir. Yaşananların maddi, gerçek ve somut bir açıklaması var. Tüm dünya ekonomisini vuran 2008 finansal krizi dünya genelinde devasa bir etki yarattı ve birçok ülke bundan etkilendi. Arap dünyası 2011'de ayağa kalktı. Tunus ile başladı, ardından Mısır'a sıçradı ve Mübarek devrildi. Arap dünyasının tamamında, Ortadoğu'da ve ötesinde hareketlenmeler yaşandı —Kürtler Arap değildir, Hint-Avrupa halkıdır.

Suriye de bundan etkilendi; 2011'de kitle gösterileri vardı ve Esad rejimi bu hareket tarafından devrilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Suriye Kürtleri, Rojava olarak anılacak topraklarda fiili bir özerk yönetim elde etmeyi işte bu bağlamda başardı.

Esad rejimi, ayaklanmalar nedeniyle Kürtlerin o bölgede kontrolü ele geçirmesini engelleyemedi. Bunu de facto olarak kendileri için ehvenişer kabul ettiler; tolere ettiler. Böylece Suriye'de Kürtlerin iktidarı alması için bir fırsat doğdu. Türkiye'deki PKK'nin bir uzantısı Suriye'de inşa edildi. İktidara geldiler, milisler kurdular ve Rojava —yani Suriye'nin Kürt bölgesi— olarak bilinecek yerin kontrolünü sağladılar.

Bu, Ortadoğu'ya yayılan devrimin bir parçasıydı. Ve muhtemelen bu devrimin en gelişmiş ifadesiydi, çünkü halkın iktidarı gerçekten kendi elinde tuttuğu yer burasıydı. Kendi öz yönetimlerine sahiplerdi. Suriye'nin Kürt bölgesinde kendi yaşamları üzerinde kontrol sahibiydiler.

Makaleden çıkan kilit bir soru da askeri meseleler ile devrimin siyasi çizgisi arasındaki ilişkidir. ABD ile ittifak kurmak gibi pek çok kararın "pragmatizm" temelinde alındığı görülüyor. Devrim bu dengeyi doğru kurabildi mi? Kürtlerin ABD emperyalizminden destek kabul etmesi yanlış mıydı?

Bu hassas bir soru. Herhangi bir devrimde "silah almayın" demezsiniz. Aşikar ki silaha ihtiyaçları var. Soru, bunun ne pahasına ve hangi amaçlarla yapıldığıdır. ABD emperyalizminin, kapitalizmin yok edildiği ve gerçek bir işçi iktidarının kurulduğu bir bölgeyi askeri olarak tamamen desteklediğini gerçekten hayal edebilir miyiz? ABD'nin böyle bir şey yapacağını hayal etmek zordur.


ABD'nin yaptığı şey şuydu: Kürtlerin en iyi savaşçılar olduğunu fark ettiler. Neden? Çünkü vatanlarını savunmak için savaşıyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla kendi toprakları için savaşıyorlardı. Ve ABD'nin bölgedeki çıkarlarına bir tehdit olarak gördüğü IŞİD olgusu —bu acımasız, aşırı köktendinci grup— ortaya çıkmıştı. Esad rejimi de bunu bir tehdit olarak görüyordu.

Ancak ABD, Amerikalıların karaya süremediği askeri gücü Kürtlerde gördü. Onlara silah sağladılar —sınırlı silahlar tabii ki— ve bazı bombalama harekatlarında da yardım ettiler.

Fakat mesele şudur: Bu devrimin askeri boyutunu önceliklendirirken, aynı zamanda toplumsal boyutunu tamamlamıyorsanız —toprağı ağalardan kamulaştırıp köylülere vermiyorsanız, bu az gelişmiş bölgedeki sınırlı sanayi aygıtını alıp işçi denetimine devretmiyorsanız ve planlı bir ekonomi inşa etme sürecini başlatmıyorsanız— o zaman hayati bir şeyi kaybedersiniz.

Askeri ilerlemeyi bu toplumsal içerikle birleştirmiş olsaydınız, ilerleyen bir Kürt askeri gücü, Suriye'nin Kürt olmayanlarına, Arap Suriyelilere, köylülere şöyle diyor olurdu: Biz sadece Kürdistan için askeri olarak savaşmıyoruz; sizin kendi toprağınızı ve ekonominizi kontrol etme hakkınız için de savaşıyoruz.

Ve eğer bunu bu hale getirip devrimin toplumsal içeriğini Rojava sınırlarının ötesine yaymış olsalardı, sadece Suriye genelinde değil, Suriye'nin de ötesinde büyük bir etki yaratırlardı. Iraklı Kürtler, Türkiye Kürtleri ve hatta İran'dakiler arasında Rojava Kürtlerine yönelik yaygın bir sempati vardı.

Peki neden bu sempati vardı? Çünkü Rojava Kürtlerinde aşağıdan gelen gerçek bir halk devrimi gördüler. Oysa Irak'ta Kürt bölgesi, Suriye'deki Kürt devrimini desteklemekte hiçbir çıkarı olmayan burjuva aileler tarafından de facto yönetilmektedir.

Kitleler ve gençlik Rojava'ya sempati duyuyordu. Eğer bunu gerçek bir toplumsal devrime dönüştürüp Rojava sınırlarının ötesine çağrıda bulunsalardı —topraklara el koyun, ekonomiye el koyun deselerdi— bu, Irak'ın Kürt kısmını yöneten burjuva siyasetçilerle doğrudan çatışmaya girmek ve ekonomik/toplumsal konularda Erdoğan ile doğrudan karşı karşıya gelmek anlamına gelirdi.

Farklı yönetenleri kızdırma korkusuyla ve onlar için askeri mesele öncelik olduğu için bundan geri durdular. Örneğin, sadece ABD ile ittifak kurmakla kalmadılar, Suriye'deki Arap aşiret liderleriyle de ittifak kurdular. Bu insanların bazıları, kadın konusunda son derece gerici tutumlara sahip aşırı gerici toprak ağası tiplerdir.

Rojava devriminin kadın sorunundaki ilerici yönünü —kadınlar devrimde çok daha büyük bir rol oynadı, kadın silahlı grupları bile vardı ve kadın hakları tesis ediliyordu— tam zıddı olan aşırı gerici, toplumda kadının rolüne hiç yer bırakmayan, son derece ataerkil aşiret liderleriyle yapılan bir ittifakla nasıl bağdaştırabilirsiniz?

Bu insanlarla askeri bir ittifak kurduğunuz an toplumsal içeriği çekip alırsınız ve devrim zayıflar. Ve gördüğümüz şey şu oldu: ABD emperyalizminin Suriye Kürtlerini desteklemekte artık hiçbir çıkarı kalmadığında —nitekim Trump ile birlikte Şam'da yönetimi ele geçiren Türkiye destekli yeni İslami rejimle [Ahmed eş-Şara liderliğindeki] iş birliği yapmak çıkarlarına uygun hale geldiğinde— Amerikalılar taraf değiştirdi.

Kürtlere artık ihtiyaçları kalmamıştı ve Şam'daki rejimi destekliyorlardı. Yaşanan şey, askeri ittifak kurdukları tam da bu aşiret liderlerinin göz açıp kapayıncaya kadar taraf değiştirmesi oldu. Onların ekonomik çıkarları artık bu radikal Kürtlerin yanında değil, Şam'daki yeni rejimin ellerinde daha güvendeydi. Ve Şam rejimi Rojava'ya ve onların askeri olarak kontrol ettiği alanlara doğru ilerlediğinde, Rojava Kürtleri kontrol ettikleri toprakların yüzde seksenini çok hızlı bir şekilde kaybetti.

Temelde yenilgiye uğratıldılar veya tamamen geriye itildiler. Askeri ve ekonomik olarak yeni Suriye devletine entegre ediliyorlar. Yani bu bir yenilgi oldu. Oysa bir zamanlar bir devrim örneği ve bir devrimin nasıl yürütülebileceği hususunda bakılan bir emsaldi.

Devrimin başarısızlığını açıklarken pratik askeri hatalardan ziyade teorik hatalara odaklanmanız ilgimi çekti. Neden böyle?

Makaleyi yazarken Öcalan’ın metinlerini okudum. Sadece bir iki makalesini okumakla yetinmedim; koca bir kitabı —Öcalan’ın dört metninden oluşan bir derlemeyi— okudum. Ve beni şaşırtan şey, bunun devlete temelde pratik olarak anarşist bir yaklaşım olmasıydı.

Öcalan yaklaşık otuz yıldır Türkiye'de hapiste. Açık bir anarşist olmayan ancak yarı-anarşist olan ve 'demokratik konfedealizm' ile yerel konseyler fikrini geliştiren Amerikalı düşünür Bookchin'in eserlerini okudu. Özünde bir işçi devriminde ihtiyacınız olan şeyin bir işçi devleti inşa etmek olduğu düşüncesini reddetmesi bakımından anarşisttir; çünkü devleti özü itibarıyla kötü bir şey olarak görürler.

Bunun zayıf tarafı şudur: Eğer bir işçi devleti inşa etmezseniz, alternatif bir devlet kurmayı reddederseniz, o zaman burjuva devletini deviremeyecek bir konuma düşersiniz. Peki işçi devleti nedir? Silahlı insan topluluklarıdır. Toplumu dönüştürdükten sonra kendi çıkarlarını koruyan silahlı işçi gruplarıdır. Bu konuda tam bir anlayış kazanmak için Lenin’in Devlet ve Devrim eserini okuyun.


Rojava'da olan ise, burjuva devletinin geri gelip kendisini yeniden tesis etmesidir. Öcalan’ı okursanız, devlet konusunda Marksizm'i eleştirir. Hatta kendi kaderini tayin hakkının devrim yoluyla elde edilemeyeceğini söyler. Devletin demokratikleştirilmesinden bahseder ve Kürtlerin yaşadığı tüm devletlere —Türkiye, Suriye, İran ve Irak— atıfta bulunarak bunların demokratikleştirilmesinden, daha demokratik hale getirilmesinden söz eder.

Burjuva devletinden bahsediyor. Türkiye devletinin nasıl davrandığını gördük. Türk burjuva devletinin Öcalan ve PKK tarafından demokratikleştirilmek gibi bir çıkarı yoktu ve nitekim PKK'ye karşı bir savaş yürüttü. Suriye'ye askeri olarak müdahale ettiler. Amaçları Rojava'yı yok etmekti. Bunu da destekledikleri [eş-Şara] rejim aracılığıyla başardılar.

Dolayısıyla bunlar burjuva devletleridir. Öcalan’ın geliştirdiği fikirler aracılığıyla dolaylı olarak ifade edilen anarşizmin teorik zayıflığı, Rojava devriminin başarısızlığının tam merkezinde yer almaktadır. Burada teorik bir hata vardır. Şimdi pek çok insan şöyle diyor: Siz teoriden bahsediyorsunuz, bize pratik siyaset lazım. İşte burada, teoride temel bir hata yaparsanız pratikte nasıl ciddi hatalar yapacağınızı görüyoruz. Ve burada olan da budur.

Kendi silahlı gruplarının olması —de facto kendi devletlerine sahip olmaları— bir yana, alternatif bir devlet inşa etme ve mevcut devletleri devirme fikrini reddettiler. Fikirleri onları demokratikleştirmekti. Öcalan'ı okurken şöyle düşündüm: Burada 40.000 kişinin öldüğü bir savaşta savaşmış bir örgütün, bir gerilla ordusunun lideri var ve devlet konusuna geldiğinde adeta bir reformist gibi konuşuyor!

Rojava devriminin zayıflığı burada yatmaktadır: Teorik zayıflık. Ve bu bir yenilgiye yol açmıştır. Marksistler olarak tüm bunlardan dersler çıkarmalı ve teori konusunda —devlet sorunu gibi bir konuda— temel bir hata yaparsanız, bir devrimi gerçekleştiremeyeceğinizi ve tamamlayamayacağınızı açıklamalıyız.

Devrim başarılı olabilir miydi?

Evet, olabileceğini düşünüyorum. Bakın, 2008 finansal krizinin ardından 2011 hareketinin yarattığı koşullar, devrimci potansiyelin Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun tamamında var olduğunu gösterdi. Tunus'ta hareket vardı, Mısır'da hareket vardı, Sudan da benzer bir dönemde bundan etkilendi ve orada bir devrim yaşandı.

Suriye'de, Lübnan'da ve diğer Arap ülkelerinde hareketlenmeler vardı. Birbiri ardına ülkeler işin içindeydi. 2013'te Türkiye'de o devasa hareket yaşandı. İran'da büyük hareketlenmeler vardı. Tüm bu ülkelere yayılan bir devrim potansiyeli mevcuttu.

Peki Rojava Kürtleri nasıl bir rol oynayabilirdi? Eğer devrimlerini tamamlamış olsalardı, bu temel olarak şu anlama gelirdi: Toprak ağalarının ve kapitalistlerin ellerindekileri kamulaştırmak. Kendinizi bir işçi devleti ilan etmek. Suriye genelindeki kitlelere çağrıda bulunmak: Biz sadece Kürt özerkliği için savaşmıyoruz, aynı zamanda işçilerin ve köylülerin özgürleşmesi için de savaşıyoruz.

Suriye'deki işçilere ve köylülere çağrıda bulunurdunuz ve onlar da bu fikre karşılık verirlerdi. Evet, biz toprağı istiyoruz ve bu insanlar bunun için savaşıyor derlerdi. Katılırlardı. Bu durum askeri meseleyi de fiilen çözerdi. Bu İslamcılar girmeden önce Esad'ın iktidarını devirirdi.

Ve bu örneğin Irak Kürtlerine yayılabilirdi, ki bu bir Irak devriminin başlangıcı olurdu. Türkiye Kürtlerine yayılabilirdi, ki bu bir Türk devriminin başlangıcı olurdu. Ve bölge genelinde takip edilecek bir örnek oluştururdu.

Ayrıca bölgenin ötesinde, Avrupa genelinde ve daha uzaklarda da muazzam bir sempatileri vardı. Rojava devrimi çok popülerdi. Birçok genç insan tarafından takip edildi. Hatta bazıları oraya gidip onları savunmaya yardım etmek için savaştı. En azından bölge çapında bir devrimin kıvılcımı olabilirdi. Bunun gerçekleşmemiş olması bir trajedidir.

Ancak gerçekleşmemesinin sebebi, liderliğin bunun mümkün olmadığına bilinçli olarak inanmasıydı. Sosyalizm ve sosyalist devrim mücadelesinin mümkün olmadığına inandılar. Ve onlar için yol; yerel düzeyde, kendi kendini yöneten ve bu devletleri kademeli olarak demokratikleştiren demokratik konseylerden —burjuva devletinin bir nevi kademeli olarak sönümlenmesinden— geçiyordu. Bu ise gerçek dünyayla bağdaşmıyor.

[In Defence of Marxism'de yer alan İngilizce orijinalinden Suphi Aydın tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

Blogger tarafından desteklenmektedir.